24.8 C
İstanbul
Cumartesi, Ağustos 15, 2026

Eski Alman Büyükelçi Seibert: İsrail’e desteğin de bir sınırı var

Yazıyı Paylaş

Almanya’nın eski İsrail Büyükelçisi Steffen Seibert’in açıklamaları, Berlin’in İsrail politikasında uzun süredir biriken gerilimin artık daha açık biçimde ifade edildiğini gösteriyor. Seibert, Almanya’nın İsrail’in güvenliğini desteklemesi gerektiğini ancak bu desteğin İsrail hükümetlerinin her politikasına verilmiş sınırsız bir çek olmadığını savunuyor. Açıklamalar, özellikle Batı Şeria’daki yerleşim politikası konusunda Almanya’nın “devlet aklı” ile uluslararası hukuk arasında nasıl bir denge kuracağı tartışmasını yeniden gündeme taşıyor.

Seibert, Almanya’nın İsrail’e yönelik özel sorumluluğunun tarihsel nedenlerle son derece güçlü olduğunu kabul ediyor. Ancak bu sorumluluğun, İsrail devletinin attığı her adımı desteklemek anlamına gelmediğini vurguluyor.

Eski büyükelçiye göre Almanya’nın İsrail’e verdiği güvenlik desteği, uluslararası toplum tarafından tanınan sınırlar içerisindeki İsrail’in güvenliğini kapsıyor. Buna karşılık Gazze ve Batı Şeria’nın işgal edilmiş bölgeler olduğu, Doğu Kudüs’ün ise nihai statüsü belirlenmemiş bir bölge olduğu yaklaşımını savunuyor.

Bu ayrım Almanya açısından kritik.

Çünkü Berlin yıllardır bir yandan İsrail’in güvenliğini Almanya’nın “Staatsräson” olarak tanımlanan özel sorumluluğu kapsamında değerlendirirken, diğer yandan Batı Şeria’daki yerleşimleri uluslararası hukuka aykırı kabul ediyor. Alman hükümeti de son dönemde İsrail’in Batı Şeria’daki kontrolünü genişletmeye yönelik bazı kararlarına yönelik eleştirilerini sertleştirdi.

“Staatsräson” sınırsız destek anlamına mı geliyor?

Seibert’in açıklamasının asıl önemi burada ortaya çıkıyor.

Almanya’da İsrail’e yönelik özel sorumluluk, yalnızca dış politika tercihi değil, Nazi Almanyası’nın Yahudilere yönelik soykırımının ardından şekillenen tarihsel bir devlet politikası.

Ancak Seibert bu kavramın sınırlarının bulunduğunu söylüyor.

Başka bir ifadeyle ortaya şu formül çıkıyor:

İsrail’in varlığının ve güvenliğinin savunulması başka şey, İsrail hükümetlerinin bütün politikalarının savunulması başka şey.

Bu ayrım Almanya’da özellikle Gazze savaşı ve Batı Şeria’daki yerleşim politikası nedeniyle giderek daha fazla tartışılıyor.

Seibert’in yaklaşımı aslında Almanya’nın İsrail’e desteğini geri çekmesi değil; desteğin sınırlarını yeniden tanımlaması anlamına geliyor.

Berlin’de sessiz değişim mi yaşanıyor?

Seibert’in açıklamalarını yalnızca emekli bir diplomatın kişisel görüşleri olarak değerlendirmek eksik kalabilir.

Çünkü son dönemde Alman hükümetinin İsrail’in özellikle Batı Şeria’daki politikalarına yönelik eleştirilerinde belirgin bir sertleşme görülüyor.

Daha önce Seibert’in İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddetini eleştirmesi İsrail yönetiminin tepkisine yol açmıştı. İsrail tarafı Seibert’i tek taraflı davranmakla suçlarken, Alman Dışişleri Bakanlığı büyükelçinin iki ülke arasında görüş ayrılığı bulunan konuları gündeme getirmesinin görevinin bir parçası olduğunu savundu.

Bu ayrıntı önemli.

Çünkü tartışma artık yalnızca “Seibert’in kişisel görüşleri” düzeyinde değil. Alman hükümeti, İsrail’le anlaşmazlık bulunan konuların diplomatik kanallar üzerinden dile getirilebileceğini açıkça savunuyor.

Bu, Almanya’nın İsrail politikasında bir kopuş anlamına gelmiyor.

Ama koşulsuz siyasi desteğin sınırlarının daha yüksek sesle konuşulmaya başlandığını gösteriyor.

Almanya neden hâlâ frene basıyor?

Burada Almanya’nın diğer Avrupa ülkelerinden ayrıldığı nokta tarih.

Fransa ve bazı diğer Avrupa ülkeleri Batı Şeria’daki yerleşimlere yönelik daha somut ekonomik ve siyasi önlemleri tartışırken Berlin daha ihtiyatlı davranıyor.

Alman ihtiyatının arkasında yalnızca dış politika değil, Nazi geçmişi bulunuyor.

Almanya’da İsrail’e yönelik herhangi bir yaptırımın, İsrail devletine yönelik genel bir düşmanlığa veya antisemitizme dönüşmesinden korkuluyor.

Bu nedenle Berlin’in yaklaşımı uzun süre şu iki ilke arasında sıkıştı:

Bir tarafta: İsrail’in güvenliği ve varlığına ilişkin tarihsel Alman sorumluluğu.

Diğer tarafta: Uluslararası hukuk, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı ve iki devletli çözüm.

Seibert’in sözleri, bu iki ilkenin birbirine zıt olmak zorunda olmadığını savunuyor.

Almanya’nın asıl sınavı: Yerleşimler

Seibert’in açıklamalarında en dikkat çekici bölüm, yerleşim politikasına ilişkin somut önlem çağrısı.

Çünkü Almanya’nın İsrail’e yönelik eleştirisinin en zayıf noktası tam burada ortaya çıkıyor.

Berlin, Batı Şeria’daki yerleşimleri uluslararası hukuka aykırı buluyor. Fakat bu tespitin ardından hangi ekonomik veya siyasi yaptırımın uygulanacağı konusunda oldukça temkinli davranıyor.

Dolayısıyla Seibert’in “somut önlem” çağrısı, Almanya’nın önündeki gerçek siyasi sorunu işaret ediyor:

Uluslararası hukuka aykırı olduğunu söylediğiniz bir politikaya karşı hiçbir sonuç doğurmayan açıklamalar yapmak yeterli mi?

Bu soru yalnızca Almanya için değil, bütün Avrupa Birliği için giderek daha önemli hale geliyor.

İsrail’de neden tepki oluşuyor?

İsrail açısından mesele farklı görülüyor.

İsrail yönetimi, özellikle Hamas, Hizbullah ve İran kaynaklı tehditler nedeniyle Batılı müttefiklerin güvenlik desteğini hayati önemde görüyor. Bu nedenle İsrail’e yönelik eleştirilerin güvenlik desteğiyle birlikte yürütülmesi, Tel Aviv açısından hassas bir konu.

Seibert ise tam tersini savunuyor:

İsrail’in güvenliği desteklenebilir; ancak bu, Batı Şeria’daki yerleşim politikasını desteklemek zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Bu ayrım aslında Avrupa’nın İsrail politikasının gelecekteki temel tartışması olacak.

Çünkü İsrail’in güvenliği ile mevcut İsrail hükümetlerinin bütün politikaları aynı şey değil.

Bilim ve kültür konusunda neden farklı düşünüyor?

Seibert’in boykotlara ilişkin yaklaşımı da dikkat çekici.

Eski büyükelçi, İsrailli bilim insanlarının uluslararası akademik değişim programlarından topluca dışlanmasına karşı çıkıyor. İsrail’deki bilim dünyasının önemli bölümünün liberal-demokratik değerlere sahip olduğunu ve hükümete karşı kendi mücadelesini verdiğini savunuyor.

Bu yaklaşım, İsrail hükümeti ile İsrail toplumu arasında ayrım yapılması gerektiğini gösteriyor.

Başka bir ifadeyle:

Netanyahu hükümetine yönelik siyasi baskı ile İsrailli toplumun tamamına yönelik izolasyon aynı şey değil.

Seibert’in çizdiği sınır burada da ortaya çıkıyor.

Asıl mesele artık Netanyahu’dan daha büyük

Almanya’nın İsrail politikasındaki tartışmanın merkezinde artık yalnızca Başbakan Benjamin Netanyahu bulunmuyor.

Asıl soru, İsrail’in Batı Şeria’daki geleceği.

Eğer yerleşimlerin genişlemesi devam eder, Filistin devletinin kurulması ihtimali zayıflar ve Batı Şeria’daki İsrail kontrolü kalıcı hale gelirse Almanya’nın mevcut politikası daha büyük bir çelişkiyle karşı karşıya kalacak.

Çünkü Berlin bir yandan iki devletli çözümü desteklerken diğer yandan bu çözümün fiilen ortadan kalkmasına yol açabilecek politikalara karşı yalnızca açıklama yapmakla yetinirse, kendi dış politikasının tutarlılığı sorgulanacak.

Bu nedenle Seibert’in sözleri aslında Almanya’ya şu soruyu yöneltiyor:

“İsrail’i desteklemek” ile “İsrail hükümetinin bütün politikalarını desteklemek” arasındaki çizgi nerede?

Almanya’da yeni bir İsrail politikası mı oluşuyor?

Henüz bundan söz etmek için erken.

Almanya’nın İsrail’e yönelik temel yaklaşımının değiştiğine dair bir işaret yok. İsrail’in güvenliği ve varlığına ilişkin özel Alman sorumluluğu hâlâ dış politikanın temel unsurlarından biri.

Fakat bu politikanın ikinci ayağı güçleniyor:

İsrail’in güvenliği desteklenecek, ancak uluslararası hukuka aykırı görülen yerleşim politikalarına karşı daha açık bir tutum alınacak.

Seibert’in açıklamaları bu dönüşümün en açık ifadelerinden biri.

Bu nedenle Seibert’in sözleri bir “Almanya İsrail’den uzaklaşıyor” açıklaması olarak değil, Alman devlet aklının kendi sınırlarını yeniden tarif etme çabası olarak okunmalı.

Yazıyı Paylaş

Diğer Haberlere de Göz Atın

Haftanın Çok Okunanları