24.1 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 19, 2026

Takla attırılmış bir plan: Holguín Planı

Yazıyı Paylaş


Doç. Dr. Yurdagül Atun`un makalesini sunuyoruz:


BM Genel Sekreteri Kişisel Temsilcisi Maria Ángela Holguin’in Temmuz sonu, Ağustos başı taraflara
sunmaya hazırlandığı stratejik planın içeriği iki kurucu devletli ve sınırlı ortak yetkili “gevşek çözüm”
olarak nitelendiriliyor.


Maraş, Güzelyurt ve Mesarya bölgesinin Rumlara iadesi karşılığında tanınmanın da gündeme
gelebileceği iddia edilen plana göre Türkiye’nin garantörlüğü kalkacak, Kıbrıslı Türkleri NATO
koruyacak!


Planın uygulanması için 2-3 yıllık geçiş süreci tartışılıyor. Bu dönemde ilk toprak iadeleri (özellikle
Maraş), Türk tarafının istediği 3D (doğrudan ticaret, doğrudan temas, doğrudan uçuşlar) aşamalı
olarak hayata geçirilecek.


Tanınma dedik diye hemen elleri ovuşturmayalım. Bu planda tanınmanın T’si bile yok. Yeni plan,
Annan Planının, Crans Montana’nın ve daha önce yapılan görüşmelerde ortaya konan Rum
taleplerinin takla attırılmış hali. Ki başlığa “tanınma” havucu koyarak diğer önemli maddeleri
geçiştiren algı mühendislerine çok geçmeden Rum Başkan Nicos Christodulides’den cevap geldi bile.
Rum Ulusal Konseyi’ne bilgi veren Rum Başkan Nicos Christodulides, Kıbrıs sorunun çözümü ile ilgili
olarak ‘kırmızı çizgiler’i olduğunu, esas niyetin AB’yi de sürecin içerisine çekmek istediği, Kıbrıs
Türklerinin süreçteki en önemli motivasyonunun AB vatandaşlığı olduğunu söyledi.


Peki Rumların kırmızı çizgileri nelermiş;
-Kıbrıs Cumhuriyeti devam edecek.
-Tek vatandaşlık, tek kişilik, tek egemenlik olacak.
-AB’nin 4 temel özgürlüğü olacak.

  • Güvenlik ve garantiler kalkacak.
    -Anlaşma Avrupa Birliği müktesebatıyla tam uyumlu olacak.
    Rum Meclis Başkanı Annita Demetriou Türkiye’nin Kıbrıs’ta iki devlet talebinden vazgeçmesi
    gerektiğini, Türkiye AB ilişkilerinin buna bağlı olduğunu, DIKO Başkanı Nikolas Papadopoulos da
    Avrupa’nın Türkiye’ye baskı yapacağı savundu.

  • Yani görüldüğü üzere tanınma manınma yok. Rumların istediği şekilde hazırlanan bir plan daha
    önümüze konacak ve tıpkı Annan Planında olduğu gibi, “evet derseniz, yarın AB’ye gireceksiniz,
    Türkiye’nin de AB yolunda önü açılacak” yalanıyla fikir önderleri algı operasyonlarına başlayacak.
    Sonrasında kimse “ya bize öyle dediniz, biz de onay verdik, evet dedik ama siz size itaat eden tarafı
    cezalandırdınız, tam tersi davranan tarafı ödüllendirdiniz. Madem bildiğinizi okuyacak ve Rumların
    çıkarlarını savunacaktınız, niye bizi bu kadar uğraştırdınız” demediği ve Kıbrıs Türk halkının hafızasının
    nisyanla malul olduğunu bildikleri için dalga geçmeye devam edecekler.

  • Peki ne olur?
    Rahat olun, hiçbir şey olmaz. Rumlar adanın sahiplerinin kendileri olduğuna inançla Kıbrıs Türklerinin
    hiçbir hakkı olmadığını düşünüyor ve onlara verilecek en ufak hakka bile karşı çıkıyor. İçimiz rahat,
    daha önceki planlar gibi bu plan hayata geçirilecek olursa buna da onay vermezler. 1948 Kıbrıs
    Danışma Meclisi önerileri (Consultative Assembly), 1955 Harding Planı, 1956 Radcliffe Anayasası,
    1958 Macmillan Planı, 1959-60 Zürih-Londra Anlaşmaları, 1964 Acheson Planı, 1972’de Rauf
    Denktaş-Glafkos Klerides görüşmeleri, 1975 iki toplumlu (bicommunal) görüşmeler, 1978 Anglo-
    Amerikan-Kanada Planı (ABC Planı), 1981 Waldheim modeli, 1983-85 Cuelliar belgeleri, 1992 Gali

fikirler dizisi, 2004 Annan Planı, Crans Montana ve aralarda yapılan bir çok görüşmede ortaya konan
öneriler… Bilindiği üzere Rumlar her zaman her planı ellerinin tersiyle iter zira tek bir düşünceye
odaklanmışlardır: Kıbrıs bizim, biz tanınan bir devletiz, Türkler bu tanınan devletin içinde olmak
istiyorlarsa taviz vermek zorundalar, biz bir şeye mecbur değiliz!


“Biz yoldaşlar yıl sonuna varmadan bu sorunu çözeceğiz” diyen, Rumların maksimalist taleplerini
görmezden gelip, uzlaşılamamanın suçunu rahmeti kurucu liderimiz Rauf Raif Denktaş’a yükleyen çok
hevesli başkanların bile sonunda havlu atmaları, Rumların gerçek niyetini kavramalarından.
Durumun özeti şu ki; Kıbrıs Rum tarafı, asla Kıbrıslı Türklerle eşitlik zemininde yetki paylaşımı
istemiyor. Niyet adanın tümüne sahip olmak ve çeşitli algı oyunlarıyla, AB desteğiyle, KKTC’yi
Anavatan Türkiye’den kopararak sağladığı büyük güvenceden mahrum etmeye çalışmak. Zaten
Türklerin azınlık haklarından daha fazlasına sahip olamayacaklarını defalarca dile getirdiler,
getiriyorlar. Bu konudaki aracılar da ya konuyu bilmediklerinden, ya derslerine Rumların notlarıyla
çalıştıklarından, ya da tamamen batı çıkarları doğrultusunda Kıbrıs sorununun 1974’de başladığını
varsayıp, mevcut duruma göre bir şeyler ortaya koyuyorlar. Niyetleri gerçekten bir sorun çözmek mi,
yoksa Rum taleplerine aracılık etmek mi siz karar verin.


Rumlar 1959’da imza attıklarında da, 60 Cumhuriyeti kurulduğunda da Türkleri eşit görmediler,
hiçbir zaman haklarını -söz verseler de- teslim etmediler, Türklere hizmet götürmediler, Enosis
ülküsünden vazgeçmediler, kendilerini hep üstün ırk olarak gördüler, ekonomik olarak nefes
aldırmadıkları Türkleri “lokmacı, şamişici, hamamcı” diye aşağıladılar. Doktora tezimde yer alan
gazete taramalarından birkaç örnek vereyim ki, Rumların hiçbir anlaşmaya sadık kalmadıkları iyi
anlaşılsın.


Nacak gazetesinde 11 Mart 1960’da yayımlanan (ortaklık cumhuriyeti imzaları atılmıştı) Türk
Köylerine Zulüm başlıklı yazıda “Zeytinlikten iki mil kadar uzakta olan (Mitsero) Rum köyü ile
köyümüz arasındaki yolun tamiri için gön derilen Rum memur, köyümüz toprağına geldiğinde geri
dönmüş ve yarım millik mesafeyi tamir etmemiştir. Halbuki köyümüze gelen yolun o kısmı daha fazla
tamire muhtaçtı. Mitsero toprağında maden çıkaran Yunan Maden Şirketi, köyümüz toprağından da,
faydalandığı halde tek bir köylümüzü işletmiyor.” deniyor.


1 Nisan 1960 tarihli Nacak gazetesinde, Zürih Antlaşmasının en mühim esası olan yüzde 70-30
memur meselesinin hâlâ çıkmazda olduğu ve Rumların bu anlaşmaya uymadıkları belirtiliyor.
Yine 29 Nisan 1960 tarihli Nacak gazetesinde yer alan bir haber, EOKA’nın isim değiştirerek EDMA adı
altında yeni bir örgüt kurduğunu, bu örgütün de Ledra sokağında Enosis çağrısı yaparak “henüz
başlıyoruz” başlıklı bir bildiri dağıttığını duyuruyor. EDMA’nın dağıttığı bu tarihi vesikada “Faaliyetimiz
durmayacaktır. Hıyanete vuracak ve halkın ve Anavatanın menfaatlerini koruyacağız. Muvaffak olmak
için bütün inanç ve cesarete malik bulunuyoruz. Mücadele devam ediyor.” sözleri yer alıyor.
Mayıs 1960 tarihli Nea Gazetesinde Rum gençlerinin Yunanistan’da silâh talimi gördüğü açıklanıyor.
18 Mayıs 1960 tarihli Alithia’da “Kabul edilemez” başlıklı bir yazıda, yüzde 70:30 nispetleri
konusunda şöyle diyor Rum başyazar: “Açık söyleyeceğiz: Türklerin şimdi de son olarak bizi
tırpanlamakta oldukları 70:30 yüzdelik nispetleri esas itibariyle haksızdır ve kabul edilemez.
Haksızdır, çünkü hiçbir memleketin yüzde 17 nispetinde nüfusa malik azınlığı çoğunluğun zararına
âmme hizmetlerinde yüzde 30 ve 40 hakkına malik değildir. Kabul edilemez, zira halkımıza empoze
edilmiş olan bir paçavrada (1960 anlaşmaları kastediliyor) dahil olmasına ve nüfus nispetinin yüzde
17’yi teşkil etmeleri nedeniyle Türkler bir paçavrayı siper alarak bu haksız ve mantıksız şartın derhal
tatbikini olsun istemesinler ve tahammülümüzün âzamisi olan Başpiskoposun tedrici tatbik teklifini
kabul etsinler.”


Görüldüğü üzere Rumlar hiçbir zaman Kıbrıs Türklerini yönetime dahil etmemişler, 1960 Cumhuriyeti
imzalarını kerhen attıklarını her defasında dile getirmişler, azınlık haklarından fazlasını

vermeyeceklerini söylemişler, Türklere bir gıdım hak veren her anlaşmayı da ellerinin tersiyle
itmişlerdir. Bugün de yarın da önümüze sunulan anlaşma metni, Kıbrıs Türklerinin devlet verip,
azınlık haklarına sahip olmasını içerecektir ki dünyada böyle bir örnek yok.


Yazım uzun oldu farkındayım ancak bu konuların bilinmesi, kayıtlara geçmesi gerekiyordu. Türkiye’yi
Akdeniz’den koparma ve Akdeniz’in bize kıyıda yüzmek için bırakacakları küçük bir kısmı hariç
tümünü AB’ye katma hayalleri ise başlı başına bir yazı konusu. NATO güvencesi, AB garantisi gibi
konulara hiç giremedim, size dünyadaki en korkunç katliamların Kıbrıs başta olmak üzere BM’nin
gözü önünde yaşandığını söyleyeyim.

Yazıyı Paylaş

Diğer Haberlere de Göz Atın

İlginizi Çekebilir