Meclis’ten geçirilen ve 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlanan çerçeve yasa, kamuoyunun önüne konulduğundan çok daha ağır sonuçlar doğurabilecek bir düzenleme tartışmasını beraberinde getiriyor.
Çünkü mesele artık yalnızca “silah bırakma” ya da “toplumsal bütünleşme” başlıklarından ibaret değil.
Tartışmanın merkezinde, Abdullah Öcalan’a süreç içinde nasıl bir rol ve statü tanınacağı sorusu bulunuyor.
DEM Parti heyetinden gelen açıklamalar, bu konuda ciddi soru işaretleri yaratıyor.
TBMM Başkanvekili Pervin Buldan’ın, Öcalan’ın “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Alt Kurulu”nda görev alacağını ve gelişmeleri düzenleyeceğini söylemesi, kamuoyunun doğal olarak şu soruyu sormasına neden oluyor:
Cezaevindeki bir hükümlü, hangi hukuki yetkiyle devletin yürüttüğü bir sürecin parçası haline getiriliyor?
Dahası, bu rolün sınırları nedir?
Kim atayacak?
Hangi yetkiyle görev yapacak?
Meclis tarafından mı tanınacak, hükümet tarafından mı?
Ve en önemlisi: Bu yetkinin hukuki dayanağı tam olarak nerede?
Kanundaki “alt komisyon” maddesi ne anlama geliyor?
Çerçeve yasanın ilgili maddesinde, oluşturulacak kurulun sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak amacıyla alt komisyonlarda görevlendirme yapabileceği belirtiliyor.
Buradan hareketle Öcalan’a bir görev ve “başkanlık” sıfatı verileceğinin ileri sürülmesi ise son derece kritik bir iddia.
Çünkü kanun metninde Öcalan’ın adı açıkça yazmıyorsa, bir kişinin özel olarak hangi mekanizma üzerinden böyle bir göreve getirileceğinin kamuoyuna açık biçimde anlatılması gerekir.
Devlet hukukla yönetilir.
Kulis bilgileriyle, siyasi açıklamalarla veya “nasıl olsa süreç böyle ilerleyecek” anlayışıyla hukuk oluşturulamaz.
Bir de dokunulmazlık meselesi var
Düzenlemenin 10. maddesinde, kanunun amaçları kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğa tabi tutulmamasına ilişkin hüküm bulunuyor.
Şimdi bu madde üzerinden Öcalan’a da dokunulmazlık sağlanacağı iddia ediliyor.
Eğer gerçekten böyle bir sonuç doğacaksa, bunun adı açıkça konulmalıdır.
Devlet, bir hükümlüye görev veriyor ve o görev nedeniyle hukuki, idari ve cezai sorumluluktan muafiyet sağlıyorsa, bunun kamuoyuna “normal bir idari düzenleme” gibi anlatılması mümkün değildir.
Bu, son derece ciddi bir siyasi ve hukuki tercihtir.
Milletin bunu bilmeye hakkı vardır.
“Statü” iddiası neden bu kadar önemli?
Daha da dikkat çekici olan, DEM Parti heyetinde yer alan Veysi Aktaş’ın, siyasi iradenin Öcalan’ın statüsünü kabul ettiğini söylemesi.
İşte burada mesele bambaşka bir boyuta taşınıyor.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından terör örgütünün elebaşına devlet mekanizması içinde bir statü tanınması, sıradan bir prosedür değildir.
Eğer gerçekten böyle bir statü oluşturuluyorsa bunun adı açıkça açıklanmalıdır.
“Alt komisyon.”
“Görevlendirme.”
“Koordinasyon.”
“Toplumsal bütünleşme.”
Bürokratik kavramların arkasına saklanarak vatandaşın anlamayacağı bir tablo oluşturulmamalıdır.
Kim, kime hangi yetkiyi veriyor?
Sorunun cevabı budur.
4 bin tutuklu, 75 bin dosya iddiası
Öcalan’ın avukatı Faik Özgür Erol’un açıklamalarında ise düzenlemenin yaklaşık 4 bin tutuklu ile 75 binden fazla soruşturma ve kovuşturma dosyasını etkileyebileceği ileri sürüldü.
Bu iddialar doğruysa, düzenlemenin kapsamı son derece geniş demektir.
O halde iktidarın vatandaşın karşısına çıkıp açıkça anlatması gerekir:
Kimler yararlanacak?
Hangi suçlar kapsamda olacak?
Hangi şartlar aranacak?
Kim serbest kalacak?
Kimlerin dosyaları yeniden değerlendirilecek?
Ve bütün bunların karşılığında devlet hangi güvenceyi alacak?
Terörle mücadele mi, yeni bir siyasi düzen mi?
Türkiye, yıllardır terörün ağır bedelini ödedi.
Askerini, polisini, öğretmenini, vatandaşını kaybetti.
Bu nedenle silahların susması ve terörün sona ermesi elbette herkesin isteğidir.
Ancak terörün sona ermesi başka, terör örgütünün elebaşına siyasi bir aktör gibi konum kazandırılması başka şeydir.
İşte kırmızı çizgi burada başlar.
Eğer amaç gerçekten silahların bırakılmasıysa, devletin otoritesi ve hukuk düzeni tartışmaya açılmamalıdır.
Öcalan’a hangi sıfatın verildiği, hangi yetkinin tanındığı ve hangi hukuki korumadan yararlanacağı açıkça ortaya konulmalıdır.
Millet, olup biteni sonradan kulislerden öğrenmek zorunda değildir.
Devletin yaptığı iş gizli pazarlık görüntüsü vermemelidir.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni bir belirsizlik değil, açık ve şeffaf bir hukuk düzenidir.
Ve unutulmamalıdır:
Silahların susması sevindirici olabilir. Ama bunun karşılığında devletin hukukunun susması kabul edilemez.


