İsviçre, dünyanın en yaşanabilir ülkelerinden biridir.
Saatler dakiktir, sözler tutulur, kurallar nettir.
Adalet vardır, hak vardır, hukuk vardır.
Herkes eşittir; kim olduğuna değil, ne yaptığına bakılır.
Güvenlik en üst seviyededir.
İnsan gece geç saatte bile korkmadan yürüyebilir.

Maaşlar yüksektir, emek karşılıksız kalmaz.
Çalışan çalıştığının karşılığını alır.
Düzen vardır, disiplin vardır, dakiklik bir kültürdür.
İnsanlar randevularını günler, haftalar önceden yapar;
çünkü burada hayat ciddiyetle planlanır.
Doğası nefes kesicidir İsviçre’nin.
Alpler kışın bembeyaz bir masal, yazın yeşilin en sakin tonudur.
Göller sessizdir, dağlar vakurdur.
İnsan baktıkça huzur bulur.
Sağlık sistemi örnek gösterilir.
Doktor randevuları kısa sürede verilir.
Hastaneler son derece temiz, hijyenik ve düzenlidir.
Doktorlar, hemşireler, tüm sağlık personeli hastaya saygıyla yaklaşır.
Tıbbi bakım en üst seviyededir.
Zaten İsviçre; ilaç, kimya ve teknoloji alanında dünyanın öncü ülkelerindendir.
Bütün bunlar doğrudur.
Ve hepsi takdire değerdir.
Ama…
Göçmenlik bazen tam da bu kusursuzluğun içinde,
insanın kalbine çöken sessiz bir yalnızlıktır.
Kimse kimsenin alanına girmez.
Bu saygıdır.
Ama bazen insan şunu düşünür:
“Kimse kimsenin kalbine de girmiyor.”
Göçmen burada hasta olur; en iyi şekilde tedavi edilir.
Ama “geçmiş olsun” diyen pek olmaz.
Doğum günü gelir; takvim hatırlar, sistem hatırlar…
Ama insanlar çoğu zaman hatırlamaz.
Akşam eve dönersin.
Ev temizdir, düzenlidir.
Ama kapıyı açtığında seni karşılayan şey çoğu zaman sessizliktir.
O sessizlik, Alpler’in soğuğundan daha çok üşütür bazen.
Göçmen güçlü olmak zorundadır.
Çünkü “yoruldum” deme lüksü yoktur.
Çünkü arkanda bir ülke, önünde bir gelecek vardır.
Arada ise çoğu zaman yalnız sen…
Birçok göçmen bunu yüksek sesle söylemez.
Ama geceleri herkes uyuduğunda,
telefonuna bakar, eski fotoğraflara dalar.
Bir ses, bir kahkaha, bir hatıra…
Ve içinden şu soru geçer:
“Ben ne zaman bu kadar sessiz oldum?”
Bu yalnızlık bazen psikolojiyi de zorlar.
İnsan her şeye sahip olup yine de eksik hissedebilir.
Bu bir nankörlük değildir.
Bu, insan olmanın doğasıdır.
İsviçre kötü bir ülke değildir.
Aksine, dünyada yaşanabilecek en iyi ülkelerden biridir.
Ama göçmenlik, en iyi ülkede bile
zor bir iç yolculuktur.
Para kazanılır.
Dil öğrenilir.
Uyum sağlanır.
Hayat rayına girer.
Ama bazen insan şunu fark eder:
Kalp, her zaman geride bir yerde kalır.
Belki de bu yüzden göçmenlerin en çok özlediği şey şudur:
Birinin kapıyı çalıp,
hiçbir sebep yokken,
sadece içtenlikle
“Ben geldim” demesi…


