
Schreiben
Türkiye ile Azerbaycan arasında başörtülü öğrencilerin okullara alınmaması nedeniyle başlayan tartışma, iki ülke arasındaki daha derin siyasi ayrılıkları görünür hale getirdi. Bakü’nün İsrail’le sürdürdüğü stratejik ilişkiler, İran’ın bölgedeki nüfuzuna yönelik kaygılar ve Azerbaycan’ın Türkiye karşısında daha bağımsız bir konum edinme isteği, gerilimin arka planındaki temel başlıklar arasında yer alıyor. İki ülke arasında siyasi söylem sertleşse de savunma, enerji ve güvenlik alanlarındaki iş birliğinin şimdilik devam etmesi, krizin kapsamlı bir kopuşa dönüşmesinin beklenmediğine işaret ediyor.
Başörtüsü tartışması iki ülke arasındaki görüş ayrılıklarını açığa çıkardı
Türkiye ile Azerbaycan arasında uzun yıllardır sürdürülen yakın siyasi ve stratejik ilişkiler, son günlerde başörtülü öğrencilerin eğitim hakkı üzerinden yaşanan tartışmayla yeni bir gerilim dönemine girdi. Türkiye’de iktidara yakın isimlerin Azerbaycan’daki uygulamaya yönelik eleştirileri, Bakü’de sert karşılık buldu. Azerbaycan’da iktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi (YAP) ise Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) hedef alan açıklamalarıyla tartışmayı iki ülke arasındaki siyasi bir anlaşmazlığa dönüştürdü.
Başlangıçta Azerbaycan’daki devlet okullarının kıyafet kuralları ve başörtülü öğrencilerin eğitim hakkı çerçevesinde yürütülen tartışma, kısa sürede laiklik, egemenlik hakları ve dış politika tercihlerine uzandı. Türkiye’den gelen eleştiriler, Azerbaycan yönetiminin iç politikaya müdahale olarak değerlendirdiği bir söylemle karşılanırken, Bakü’nün İsrail’le ilişkileri de Ankara’daki tartışmaların önemli başlıklarından biri haline geldi.
Bu gelişmeler, iki ülkenin kamuoyunda sıkça kullanılan “Tek millet, iki devlet” söyleminin siyasi ve stratejik farklılıkları ortadan kaldırmaya yetmediğini bir kez daha gösterdi.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in 30 Ekim’de Ankara’da düzenlenecek Türk Devletleri Teşkilatı zirvesine katılmasının beklendiği bir dönemde yaşanan gerilim, tarafların ilişkilerde nasıl bir denge kuracağını da gündeme getirdi. Ankara’nın tansiyonu düşürme eğiliminde olduğu belirtilirken, Bakü’nün açıklamalarıyla hangi siyasi mesajları vermek istediği tartışılıyor.
Bakü açısından laiklik yalnızca bir eğitim politikası değil
Azerbaycan’daki başörtüsü tartışmasını Türkiye’deki siyasi ve toplumsal deneyimlerle aynı çerçevede değerlendirmek, iki ülke arasındaki önemli farklılıkların gözden kaçmasına neden olabiliyor. Türkiye’de başörtüsü meselesi ağırlıklı olarak din ve vicdan özgürlüğü, eğitim hakkı ve geçmişte uygulanan yasaklar üzerinden ele alınırken Azerbaycan yönetimi açısından konu, ülkenin laiklik anlayışı ve dış güvenlik kaygılarıyla da bağlantılı.
Siyaset bilimci ve Avrasya uzmanı Dr. Ümit Nazmi Hazır’a göre Azerbaycan’ın laiklik konusundaki hassasiyetinin arkasında iki temel unsur bulunuyor: Sovyetler Birliği döneminden devralınan toplumsal ve kurumsal miras ile İran’ın ülkedeki dini etkisini artırabileceğine ilişkin kaygılar.
Sovyet döneminde güçlenen laikleşme, Azerbaycan’ın bağımsızlığından sonra da devletin kimliğini belirleyen unsurlardan biri olmayı sürdürdü. Ülkenin dini ve toplumsal yapısı ise bu yaklaşımın kendine özgü bir biçimde şekillenmesine neden oldu.
Azerbaycan nüfusunun büyük çoğunluğu Müslümanlardan oluşsa da dini kimlik, devlet yönetiminde belirleyici bir siyasi unsur olarak öne çıkarılmıyor. ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu’nun 2026 raporuna göre ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 96’sı Müslüman. Müslüman nüfusun yaklaşık yüzde 65’ini Şiiler, yüzde 35’ini ise Sünniler oluşturuyor.
Bu demografik yapı, İran’ın Azerbaycan açısından neden hassas bir konu olduğunu anlamak bakımından önem taşıyor. Tahran’ın dini bağlar üzerinden siyasi ve toplumsal nüfuz oluşturabileceğine ilişkin kaygılar, Bakü’nün laiklik politikasını yalnızca bir iç yönetim tercihi olarak görmediğini ortaya koyuyor.
Hazır’a göre Türkiye’deki bazı İslamcı çevreler, Azerbaycan’daki uygulamayı Türkiye’nin kendi geçmişindeki başörtüsü yasaklarıyla karşılaştırırken Bakü’nün farklı tarihsel ve jeopolitik koşullarını yeterince dikkate almıyor. Azerbaycan yönetimi açısından laikliğin zayıflaması, yalnızca devletin ideolojik yapısının değişmesi anlamına gelmeyebilir; aynı zamanda İran’ın ülkedeki etkisinin artmasına da zemin hazırlayabilir.
Bu yaklaşım, Bakü’nün başörtüsü tartışmasına neden yalnızca bireysel özgürlükler üzerinden yanıt vermediğini açıklıyor. Azerbaycan yönetimi, dini sembollerin kamusal alandaki görünürlüğünü eğitim politikasının yanı sıra devletin laik karakteri ve ulusal güvenlik anlayışıyla ilişkilendiriyor.
Ancak laiklik gerekçesinin öne çıkarılması, uygulamanın eğitim hakkı ve din özgürlüğü bakımından doğurduğu sorunları ortadan kaldırmıyor. Başörtülü öğrencilerin okula alınmadığına ilişkin görüntüler, düzenlemenin nasıl uygulandığı ve öğrencilerin temel haklarının korunup korunmadığı konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Okullardaki kıyafet düzenlemesi nasıl krize dönüştü?
Tartışmanın başlangıç noktası, Azerbaycan Bakanlar Kurulu’nun 21 Eylül’de devlet okullarındaki kıyafet kurallarında yaptığı değişiklik oldu. Yeni düzenleme, okul üniformasının bütünlüğünü bozan ve eğitimde laiklik ilkesine uygun olmadığı değerlendirilen ek kıyafetleri yasaklıyor.
Düzenleme metninde başörtüsü açıkça belirtilmiyor. Buna rağmen başörtülü öğrencilerin okul girişlerinde engellendiğine ilişkin haberler ve görüntüler, uygulamanın fiilen başörtüsü yasağına dönüştüğü yönündeki eleştirileri beraberinde getirdi.
Türkiye’de konuya yönelik tepkiler, özellikle eğitim hakkının engellenmesi ve dini özgürlükler üzerinden şekillendi. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, 12 Ekim’de yaptığı açıklamada öğrencilerin eğitim hakkının engellenmesini kabul edilemez bulduğunu belirterek Azerbaycan yönetimine geri adım çağrısında bulundu. AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta ve AKP Milletvekili Muhammet Müfit Aydın da uygulamaya tepki gösterdi.
Ancak Ankara’dan gelen bu açıklamalar Bakü’de yalnızca insan haklarına ilişkin eleştiriler olarak değerlendirilmedi. Azerbaycan yönetimine yakın siyasi çevreler, başka bir devletin eğitim politikasına yönelik açıklamaların egemenlik alanına müdahale anlamına gelebileceği görüşünü öne çıkardı.
Azerbaycan’da iktidardaki YAP’ın 13 Ekim tarihli açıklaması, gerilimin yeni aşamasını oluşturdu. Parti, Türkiye’den gelen açıklamaları sorumsuz buldu ve AKP’yi başörtüsü meselesini siyasi baskı aracına dönüştürmekle suçladı. Açıklamada Azerbaycan’ın laik eğitim politikasının savunulmasının yanı sıra Türkiye’nin de anayasal olarak laik bir devlet olduğu hatırlatıldı.
Böylece tartışma, başörtülü öğrencilerin okullara kabul edilip edilmemesi meselesini aşarak iki ülkenin birbirinin iç politikası hakkında ne ölçüde söz söyleyebileceği sorusuna dönüştü.
Azerbaycan neden Türkiye’den gelen eleştirilere tepki gösteriyor?
Bakü’nün tepkisinin arkasındaki önemli unsurlardan biri, Türkiye ile ilişkilerde daha eşit ve bağımsız bir konum elde etme isteği.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakınlık, ortak tarih, kültürel bağlar ve güvenlik iş birliği üzerinden gelişti. Özellikle Dağlık Karabağ konusunda yaşanan savaşlar sırasında Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği siyasi ve askeri destek, iki ülkenin stratejik ortaklığını güçlendirdi.
Ancak Azerbaycan’ın Karabağ’daki askeri ve siyasi sonuçların ardından bölgesel konumunu güçlendirmesi, Ankara ile ilişkilerinin niteliğini de etkiliyor. Bakü artık yalnızca Türkiye’nin desteğine ihtiyaç duyan bir ortak olarak değil, kendi askeri kapasitesi, enerji kaynakları ve dış politika bağlantıları bulunan bağımsız bir aktör olarak hareket etmek istiyor.
Hazır, Azerbaycan’ın Türkiye ile ilişkilerinde geleneksel “abi-kardeş” yaklaşımından daha eşit bir ilişkiye yönelmeye çalıştığını değerlendiriyor. Bu çerçevede Bakü’nün son açıklamaları, yalnızca başörtüsü meselesine verilen bir yanıt değil, Türkiye’ye karşı siyasi özerkliğini vurgulama girişimi olarak da okunabilir.
Aliyev’in 2 Ekim’de Yeni Azerbaycan Partisi kongresinde yaptığı konuşma da bu açıdan önem taşıyor. Azerbaycan Cumhurbaşkanı, Karabağ’daki sonuçların ülkesinin kendi gücüyle elde edildiğini vurgularken başka ülkelerin himayesine ihtiyaç duymadığını belirtti. Aliyev ayrıca satın alınan silahların bedelinin ödendiğini ve dış aktörlerin Azerbaycan’ın iç işlerine müdahale etmemesi gerektiğini ifade etti.
Türkiye’nin adını doğrudan anmayan bu mesajlar, Ankara ile Bakü arasındaki ilişkilerde egemenlik ve karşılıklı saygı vurgusunun giderek daha fazla öne çıktığını gösteriyor.
Azerbaycan’ın bu tutumu, Türkiye ile ilişkilerini zayıflatmak istediği anlamına gelmek zorunda değil. Aksine Bakü, stratejik ortaklığını korurken kararlarını bağımsız biçimde alabilen bir devlet olduğunu vurgulamaya çalışıyor olabilir. Ancak iki ülkenin siyasi çevreleri arasındaki söylem sertleştiğinde, bağımsızlık vurgusu karşılıklı güvensizliği artırabilecek bir unsura dönüşüyor.
İsrail faktörü: Gerilimin başörtüsünden daha eski boyutu
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki görüş ayrılıklarının önemli bir bölümü, Bakü’nün İsrail’le sürdürdüğü yakın ilişkilerden kaynaklanıyor. Bu konu, başörtüsü tartışmasından çok daha önce de iki ülkenin kamuoyları arasında farklılık yaratan başlıklardan biriydi.
Azerbaycan ile İsrail arasındaki ilişkiler özellikle enerji ve savunma alanlarında gelişti. Azerbaycan, petrol ve doğal gaz kaynakları sayesinde uluslararası enerji piyasalarında önemli bir konuma sahip. İsrail ise enerji tedariki ve savunma teknolojileri bakımından Bakü’nün önemli ortaklarından biri.
Türkiye’de Gazze’deki savaş nedeniyle İsrail’e yönelik tepkilerin artması, Azerbaycan’ın Tel Aviv ile ilişkilerini sürdürmesini daha fazla tartışılır hale getirdi. Türkiye’deki bazı siyasi çevreler ve kamuoyu kesimleri, İsrail hükümetinin politikalarına karşı daha sert bir tutum alınmasını savunurken Bakü, İsrail’le ilişkilerini kendi ulusal çıkarları çerçevesinde değerlendirmeyi sürdürüyor.
Eylül ayında İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma sırasında Azerbaycan temsilcisinin salonda kalması da Türkiye’de bazı çevrelerin eleştirilerine neden oldu. Bu örnek, iki ülkenin İsrail politikaları arasındaki yaklaşım farkının sembolik bir göstergesi olarak öne çıktı.
Bakü ise İsrail’le diplomatik, ekonomik ve stratejik ilişkilerini sürdürmenin Filistin halkının haklarını desteklemeye engel olmadığını savunuyor. YAP’ın açıklamalarında Filistin’e yardım yapıldığı ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devleti temelinde iki devletli çözümün desteklendiği vurgulanıyor.
Bu yaklaşım, Azerbaycan’ın Filistin meselesiyle İsrail’le ilişkilerini birbirinden ayrı başlıklar olarak ele almaya çalıştığını gösteriyor. Ankara’daki eleştiriler ise bu ayrımın pratikte ne ölçüde mümkün olduğu ve İsrail’le sürdürülen ekonomik ilişkilerin Gazze’deki gelişmeler karşısında nasıl değerlendirilmesi gerektiği üzerinde yoğunlaşıyor.
Dolayısıyla İsrail konusu, yalnızca iki ülkenin dış politika tercihleri arasındaki bir farklılık değil, aynı zamanda Türkiye’deki siyasi ve toplumsal beklentilerle Azerbaycan’ın stratejik öncelikleri arasındaki mesafenin de göstergesi.
Azerbaycan petrolünün İsrail’e ulaşması Ankara’yı da tartışmanın içine çekiyor
İsrail’le ilişkilerin en hassas boyutlarından biri enerji ticareti. Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara taşınması, Ankara’nın da bu konudaki tartışmalarda gündeme gelmesine yol açıyor.
Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattı üzerinden Ceyhan’a ulaştırılan Azerbaycan petrolünün bir bölümünün İsrail’e gönderildiğine ilişkin veriler, Türkiye’nin İsrail’le ticaretin durdurulmasına yönelik politikası açısından soru işaretleri yaratmıştı.
Reuters’ın 21 Ocak 2026 tarihli haberinde, gemi takip şirketi Kpler’in verilerine dayanılarak İsrail’in Ceyhan’dan aldığı Azerbaycan ham petrolünün 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 31 arttığı ve günlük ortalama 94 bin varile ulaştığı bildirildi.
Bu veriler, enerji akışının siyasi tartışmalardan bağımsız olmadığını ortaya koyuyor. Türkiye’de İsrail’le ticaretin tamamen durdurulduğunun açıklanmasına rağmen Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden İsrail’e ulaşması, ticaretin farklı aktörler ve sözleşmeler üzerinden nasıl yürüdüğü konusunda tartışmalara neden oluyor.
Ankara ise BTC hattından taşınan petrolün alım satımında BOTAŞ International’ın söz sahibi olmadığını, İsrail varışlı yükleme yapılmadığını ve İsrail’le ticaretin tamamen durdurulduğunu savunuyor.
Buradaki temel mesele, petrolün Türkiye topraklarından geçmesiyle Türkiye’nin bu petrolün nihai alıcısını belirleme yetkisinin aynı şey olup olmadığı. Boru hattı ve liman altyapısının işletilmesi, petrolün mülkiyeti, ticari sözleşmeler ve nihai varış noktası birbirinden farklı süreçler. Bu nedenle enerji akışının siyasi sorumluluğuna ilişkin tartışmalar, yalnızca petrolün hangi ülkeden çıktığı veya hangi limandan yüklendiği üzerinden açıklanamıyor.
Bununla birlikte, Türkiye’nin İsrail’le ticaret politikasını savunmak zorunda kaldığı bir ortamda Azerbaycan’ın İsrail’le enerji ilişkilerini sürdürmesi, iki ülkenin kamuoyları arasındaki gerilimi artırabilecek bir unsur olmayı sürdürüyor.
İran kaygısı ve İsrail ortaklığı aynı stratejinin parçaları mı?
Azerbaycan’ın hem İsrail’le yakın ilişkilerini sürdürmesi hem de laiklik konusunda hassasiyet göstermesi, Bakü’nün dış ve iç güvenlik anlayışı açısından birbiriyle bağlantılı değerlendirilebilir.
İran, Azerbaycan için yalnızca komşu bir ülke değil, aynı zamanda dini, siyasi ve jeopolitik etkisi yakından takip edilen bir aktör. Bakü yönetiminin İran’ın ülke içindeki dini ağlar ve toplumsal bağlar üzerinden nüfuz oluşturabileceğine ilişkin kaygıları, laiklik politikasının stratejik önemini artırıyor.
İsrail’le ilişkiler ise Azerbaycan’a savunma teknolojileri, askeri kapasite ve enerji alanlarında farklı imkânlar sağlıyor. Bu ilişkiler, Bakü’nün bölgesel güvenlik yaklaşımının önemli bileşenlerinden biri olarak görülüyor.
Bu çerçevede Azerbaycan’ın İsrail’le iş birliğini sürdürmesi, yalnızca ekonomik kazanç arayışıyla açıklanamayabilir. Aynı zamanda ülkenin kendi güvenlik önceliklerini belirleme ve dış politika seçeneklerini çeşitlendirme isteğinin de bir parçası olabilir.
Türkiye’nin bölgesel politikalarıyla Azerbaycan’ın tercihleri birçok alanda örtüşse de iki ülkenin bütün konularda aynı tutumu benimsemesi beklenemez. Ankara’nın İsrail politikasını şekillendiren siyasi ve toplumsal dinamiklerle Bakü’nün güvenlik öncelikleri aynı değil.
Bu durum, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ortaklığın sınırlarını ortaya koyuyor. İki ülke, ortak tehditler ve çıkarlar söz konusu olduğunda yakın iş birliği yapabilirken farklı önceliklerin devreye girdiği alanlarda birbirlerinden ayrılabiliyor.
Siyasi gerilim savunma ve güvenlik iş birliğini etkiler mi?
İki ülke arasında sert açıklamalar yapılmasına rağmen devletler arası ilişkilerde kapsamlı bir kopuş yaşandığını gösteren açık bir işaret bulunmuyor. Savunma, enerji, ulaşım ve güvenlik alanlarında geliştirilen bağlar, siyasi gerilimin etkisini sınırlayan önemli unsurlar.
Türkiye ile Azerbaycan, Karabağ savaşları sonrasında savunma alanındaki ilişkilerini daha da geliştirdi. Türkiye’nin askeri teknolojileri, eğitim ve tecrübe paylaşımı Azerbaycan’ın savunma kapasitesinin güçlendirilmesinde önemli rol oynarken Bakü de Türkiye’nin Güney Kafkasya’daki stratejik ortaklarından biri olmayı sürdürüyor.
İki ülke 30 Eylül’de, 14 Hürkuş-II eğitim uçağının satışını da içeren ve toplam değeri 500 milyon doların üzerinde olan bir dizi savunma anlaşmasına imza attı. Bu anlaşmalar, son siyasi tartışmaların hemen öncesinde veya aynı dönemde savunma iş birliğinin devam ettiğini gösteren önemli bir gelişme olarak öne çıkıyor.
Savunma ilişkileri, tarafların kısa vadeli siyasi anlaşmazlıkları stratejik ortaklığın bütününe yaymak istememesi açısından da önem taşıyor. Askeri eğitim, tedarik anlaşmaları ve güvenlik koordinasyonu, uzun vadeli planlamalar gerektirdiğinden günlük siyasi söylemdeki değişimlerden daha yavaş etkilenebiliyor.
Bununla birlikte siyasi söylemin sürekli sertleşmesi, kamuoyunda karşılıklı güvensizliği artırabilir ve iktidar çevreleri arasındaki iletişimi zorlaştırabilir. Bu nedenle savunma iş birliğinin sürmesi, siyasi gerilimin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Daha çok iki ülkenin mevcut çıkarları nedeniyle anlaşmazlıkları sınırlı tutmak isteyebileceğine işaret ediyor.
Ankara gerilimin tırmanmasını istemiyor
DW Türkçe’nin aktardığı bilgilere göre Ankara’daki resmî çevrelerde gerilimin daha fazla tırmandırılmaması yönündeki görüş öne çıkıyor. Bu çerçevede açıklama yapan bazı iktidar partisi üyelerinin daha temkinli davranmaları konusunda uyarıldığı belirtiliyor.
AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in 7 Ekim’de yaptığı açıklamada, Türkiye ile Azerbaycan’ın arasına girmeye çalışan bazı ülkelerin bulunduğunu söylemesi de Ankara’nın krizi iki ülke arasındaki temel ilişkinin ötesinde değerlendirdiğini gösteriyor.
Bu açıklama, taraflar arasındaki gerilimin üçüncü ülkeler tarafından kullanılabileceği endişesini yansıtıyor. Türkiye ve Azerbaycan arasındaki siyasi farklılıkların büyümesi, özellikle Güney Kafkasya’daki güç dengeleri bakımından iki ülkenin de çıkarlarına zarar verebilir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 15 Ekim’de Bakü’de düzenlenen Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı (CICA) Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi toplantısına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı temsilen katılması da diplomatik temasların devam ettiğini gösteren gelişmelerden biri.
Önümüzdeki dönemde tarafların vereceği mesajlar, tartışmanın siyasi bir söylem krizi olarak kalıp kalmayacağını belirleyebilir. Özellikle Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in 30 Ekim’de Ankara’da yapılması planlanan Türk Devletleri Teşkilatı zirvesine katılımı, iki ülkenin ilişkileri normalleştirme isteği bakımından yakından izlenecek.
Zirve kapsamında verilecek mesajlar, gerilimin karşılıklı açıklamalarla sınırlı tutulup tutulmayacağına ilişkin önemli ipuçları sunabilir. Ancak tek bir diplomatik temasın, iki ülke arasındaki laiklik, İsrail politikası ve egemenlik anlayışı gibi daha derin görüş ayrılıklarını ortadan kaldırması beklenmemeli.
İlişkilerin geleceğini ne belirleyecek?
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin geleceği, tarafların son tartışmayı nasıl yöneteceğine ve farklılıklarını hangi çerçevede ele alacağına bağlı olacak. Mevcut koşullarda üç temel unsur öne çıkıyor.
İlk olarak, iki ülke arasındaki stratejik ve ekonomik bağların korunması her iki tarafın da çıkarına. Savunma anlaşmaları, enerji güzergâhları ve bölgesel güvenlik iş birliği, ilişkilerin kısa vadeli siyasi anlaşmazlıklardan daha geniş bir zemine dayandığını gösteriyor.
İkinci olarak, Azerbaycan’ın bağımsız dış politika yürütme ve Türkiye karşısında daha eşit bir ortak olarak hareket etme isteği giderek daha belirgin hale geliyor. Bakü’nün egemenlik vurgusu, Ankara’dan gelen eleştirilerin hangi noktada kabul edilebilir görüldüğünü belirleyen önemli bir unsur olacak.
Üçüncü olarak, İsrail ve İran başlıkları, iki ülke arasındaki görüş ayrılıklarının yalnızca geçici bir tartışmadan ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Azerbaycan’ın güvenlik ve enerji öncelikleriyle Türkiye’deki siyasi beklentiler her zaman örtüşmeyebilir. Bu farklılıkların yönetilmesi, ilişkilerin uzun vadeli istikrarı açısından önem taşıyor.
Başörtüsü tartışması da bu daha geniş tablonun bir parçası. Azerbaycan’daki öğrencilerin eğitim hakkına ilişkin kaygılar, Türkiye’deki siyasi açıklamalar ve Bakü’nün laiklik vurgusu, iki ülkenin farklı toplumsal ve siyasi deneyimlerinin nasıl karşı karşıya geldiğini gösteriyor.
Sonuç: Başörtüsü görünen neden, asıl mesele daha derin
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki son gerilimi yalnızca başörtüsü meselesi üzerinden açıklamak yetersiz kalıyor. Tartışma, bir yandan eğitim hakkı ve laiklik gibi temel konuları gündeme getirirken diğer yandan iki ülkenin egemenlik anlayışı, dış politika tercihleri ve bölgesel güç dengeleri arasındaki farklılıkları görünür hale getiriyor.
Bakü açısından laiklik, Sovyet döneminden gelen toplumsal mirasın yanı sıra İran’ın olası nüfuzuna karşı duyulan kaygılarla da bağlantılı. İsrail’le sürdürülen ilişkiler ise Azerbaycan’ın enerji ve savunma önceliklerinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Karabağ’daki gelişmeler sonrasında güçlenen Azerbaycan’ın Türkiye ile daha eşit bir ilişki kurmak istemesi de gerilimin arka planındaki önemli dinamiklerden biri.
Buna karşılık Türkiye ile Azerbaycan’ın savunma ve güvenlik alanlarındaki güçlü bağları, siyasi tartışmanın kapsamlı bir kopuşa dönüşmesini zorlaştırıyor. Her iki ülkenin de stratejik ortaklığı korumak için önemli nedenleri bulunuyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde asıl belirleyici soru, iki ülkenin bütün siyasi konularda aynı görüşü paylaşıp paylaşmayacağı değil, farklılıklarını karşılıklı egemenliğe ve stratejik çıkarlara zarar vermeden yönetip yönetemeyeceği olacak.
“Tek millet, iki devlet” söylemi ortak kimliği ve yakınlığı vurgulamaya devam edebilir. Ancak bu ortaklığın sürdürülebilirliği, iki ülkenin her konuda aynı politikayı izlemesinden çok, anlaşmazlıkları büyütmeden çözebilme kapasitesine bağlı olacak.


