Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta Mekke’de imzaladığı ortak savunma anlaşması, Ortadoğu’nun değişen güvenlik dengeleri açısından yeni bir tartışma başlattı. ABD Başkanı Donald Trump’ın anlaşmaya açık destek vermesi ise ittifakın Washington açısından nasıl görüldüğü sorusunu gündeme getirdi.
İlk yorumlarda Mekke İttifakı’nın İsrail’e karşı yeni bir bölgesel güvenlik ekseni oluşturabileceği öne sürülse de, anlaşmanın üç üyesinin de İran’ın çevresinde bulunması farklı bir tabloya işaret ediyor: ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ı doğrudan İran’a karşı kullanabileceği yeni bir bölgesel denge mekanizmasının parçaları olarak mı görüyor?
Trump’tan Mekke İttifakı’na destek
Trump, Truth Social hesabından yaptığı açıklamada Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
ABD Başkanı’nın bu açıklaması dikkat çekici. Zira Washington’ın Ortadoğu’daki geleneksel güvenlik mimarisi büyük ölçüde ABD’nin askerî varlığı ve müttefikleri üzerinden şekilleniyor. Mekke İttifakı ise ilk bakışta bölge ülkelerinin kendi aralarında alternatif bir güvenlik kapasitesi oluşturma arayışı olarak görülüyor.
Ancak Trump’ın anlaşmaya itiraz etmek yerine destek vermesi, Washington’ın bu oluşumu ABD’nin bölgedeki rolüne rakip bir yapı olarak görmediğini düşündürüyor.
Tam tersine, anlaşma İran’ı çevreleyen ülkeler arasında yeni bir güvenlik katmanı oluşturduğu ölçüde ABD’nin çıkarlarıyla örtüşüyor olabilir.
Hedef İsrail değil, İran

Mekke İttifakı’nın kuruluşunun İsrail karşıtı bir askeri blok olarak yorumlanması mümkün olsa da anlaşmanın siyasi bağlamı bu yorumu tek başına desteklemiyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak özelliği, İran’la farklı düzeylerde güvenlik ve jeopolitik rekabet içinde olmaları.
Bu nedenle ittifakın asıl mesajının İsrail’e karşı doğrudan bir savaş hazırlığından ziyade İran’ın bölgesel hareket alanını sınırlamak olduğu değerlendirilebilir.
İran uzun yıllardır Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi ülkelerde oluşturduğu siyasi ve askerî ağlarla bölgesel nüfuzunu genişletmeye çalışıyor. Tahran’ın bu kapasitesi, başta İsrail olmak üzere ABD ve bazı Arap ülkeleri açısından önemli bir güvenlik sorunu olarak görülüyor.
Mekke İttifakı bu açıdan değerlendirildiğinde, İran’ın çevresindeki üç önemli ülkenin güvenlik iş birliğini artırması, Tahran’a yönelik dolaylı bir caydırıcılık mekanizması oluşturabilir.
ABD neden bu oluşuma destek veriyor?
Washington açısından mesele, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ABD’nin yerine geçecek bağımsız bir askeri blok oluşturmasından çok, İran’a karşı bölgesel güçlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesi olabilir.
ABD’nin bölgedeki askerî yükünü azaltma ve müttefiklerinin daha fazla güvenlik sorumluluğu almasını sağlama arayışı dikkate alındığında, Mekke İttifakı Washington için kullanışlı bir araç haline gelebilir.
Bu nedenle Trump yönetiminin yaklaşımı şöyle özetlenebilir:
ABD doğrudan her cephede savaşmak yerine, İran’ı çevreleyen bölgesel güçlerin ortak bir caydırıcılık oluşturmasını destekliyor olabilir.
Bu durumda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu yapı ABD’ye alternatif olmaktan çok, ABD’nin bölgesel stratejisini tamamlayan bir güvenlik katmanı haline gelir.
Türkiye’nin rolü kritik
Mekke İttifakı içerisinde Türkiye’nin konumu özellikle önemli.
Ankara, İran’la doğrudan savaşmak istemeyen ancak Tahran’ın bölgesel nüfuzunun sınırsız biçimde genişlemesini de kendi çıkarları açısından uygun görmeyen bir politika izliyor.
Türkiye’nin İran’la ekonomik, siyasi ve diplomatik ilişkileri bulunuyor. Bu nedenle Ankara’nın ittifaktaki rolünün İran’a karşı doğrudan askerî çatışmaya girmekten ziyade caydırıcılık ve bölgesel denge oluşturmak olması daha olası görünüyor.
Pakistan açısından da benzer bir durum söz konusu. İslamabad’ın İran’la komşuluğu ve bölgesel dengeleri nedeniyle Tahran’la doğrudan bir savaşa girmek istemesi beklenmez.
Suudi Arabistan ise İran’la uzun yıllar süren rekabetin ardından diplomatik ilişkilerini yeniden tesis etmiş olsa da Tahran’ın bölgesel askerî kapasitesinden rahatsızlığını sürdürüyor.
Dolayısıyla üç ülkenin aynı ittifakta buluşması, İran’a karşı ortak bir savaş iradesinden çok, İran’ın hareket alanını sınırlamaya yönelik bir dengeleme politikası olarak okunabilir.
“Birimize saldırı, hepimize saldırıdır”
Anlaşmanın en dikkat çekici maddesi, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış kabul edilmesini öngörüyor.
Bu hüküm NATO’nun 5’inci maddesini hatırlatsa da Mekke İttifakı’nın henüz NATO düzeyinde kurumsallaşmış bir askerî yapı olduğunu söylemek mümkün değil.
Çünkü anlaşmanın tam hukuki metni, ortak komuta yapısı, askerî planlama mekanizması ve saldırı durumunda hangi ülkenin ne tür bir karşılık vereceği konusunda hâlâ önemli belirsizlikler bulunuyor.
Bu nedenle ittifakın en güçlü tarafı şu aşamada askerî kapasitesinden çok verdiği siyasi mesaj olabilir.
Mesaj ise İran açısından oldukça açık:
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan birbirlerinin güvenliğini daha yakından ilgilendiren bir bölgesel düzen kuruyor.
İran’a kuşatma mı?
Mekke İttifakı’nın tek başına İran’ı kuşatacak bir askerî blok olduğunu söylemek için henüz erken. Ancak ittifakın zamanlaması ve üyeleri, İran’ın bölgesel konumunun yeniden tartışıldığı bir döneme denk geliyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askerî operasyonları sonrasında Ortadoğu’daki güvenlik dengeleri değişirken, bölge ülkeleri de yeni bir güç dağılımına hazırlanıyor.
Bu tabloda Washington’ın Mekke İttifakı’na destek vermesi, ABD’nin İran’a karşı bölgesel ortakları daha fazla devreye sokma stratejisinin bir parçası olabilir.
Bu strateji doğrudan “Türkiye ve Pakistan İran’la savaşacak” anlamına gelmiyor. Daha çok İran’a, bölgedeki nüfuzunu sınırsız biçimde genişletmesinin yeni güvenlik dengeleriyle karşılaşacağı mesajını vermeyi amaçlıyor olabilir.
İsrail’e karşı ortak cephe iddiası neden zayıf?
Mekke İttifakı’nın İsrail’e karşı kurulduğu iddiası ise ittifakın mevcut yapısı açısından daha tartışmalı.
Türkiye’nin İsrail politikası sert olsa da Suudi Arabistan ve Pakistan’ın güvenlik öncelikleri farklı. Ayrıca Trump yönetiminin ittifaka açık biçimde destek vermesi, yapının Washington tarafından İsrail’e karşı kurulmuş bir askerî blok olarak görülmediğini düşündürüyor.
Eğer ittifakın temel hedefi İsrail’i dengelemek olsaydı, ABD Başkanı’nın bu oluşumu bu kadar açık biçimde desteklemesi daha zor açıklanabilirdi.
Bu nedenle mevcut veriler ışığında Mekke İttifakı’nı İsrail karşıtı bir NATO olarak tanımlamak yerine, İran’ın bölgesel gücünü dengelemeye yönelik yeni bir güvenlik mimarisinin başlangıcı olarak değerlendirmek daha doğru olabilir.
Asıl soru: ABD bu ülkeleri nasıl kullanacak?
Buradaki kritik soru, Mekke İttifakı’nın zaman içinde nasıl bir askerî ve siyasi yapıya dönüşeceği.
ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın İran’a karşı doğrudan savaşa girmesini istemeyebilir. Bunun yerine bu ülkelerin istihbarat, hava savunması, lojistik, enerji güvenliği ve bölgesel caydırıcılık alanlarında daha fazla sorumluluk üstlenmesini tercih edebilir.
Bu durumda Mekke İttifakı, ABD’nin Ortadoğu’dan çekilmesi değil, ABD’nin bölgedeki stratejisinin maliyetini ve riskini yerel müttefiklerle paylaşması anlamına gelebilir.
Ancak ittifakın gerçekten kalıcı bir güvenlik mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceği henüz belli değil.
Şimdilik ortada kesinleşmiş bir askerî komuta yapısından çok güçlü bir siyasi mesaj var:
Mekke’de kurulan yeni güvenlik ekseni, ilk bakışta İsrail’e karşı değil; ABD’nin bölgedeki rakibi İran’ı dengelemeye yönelik bir hamle olarak okunuyor. Trump’ın ittifaka verdiği destek de Washington’ın bu yeni bölgesel mimariyi kendi İran stratejisi açısından faydalı gördüğünün işareti olabilir.


