11 Eylül saldırılarının üzerinden 25 yıl geçti. El Kaide bugün 2001’deki küresel örgüt değil; ancak tamamen ortadan kalkmış da değil. Örgütün Afrika ve Asya’daki uzantıları zayıf devlet yapıları, yerel çatışmalar ve ekonomik krizler üzerinden alan kazanırken, Washington’ın yıllar boyunca farklı coğrafyalarda izlediği pragmatik ittifak politikaları da yeniden tartışılıyor. Suriye’de eski El Kaide bağlantılı HTŞ’ye yönelik yaklaşımın değişmesi, “ABD terör örgütlerini düşman ilan ediyor, sonra koşullar değişince muhatap alıyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor.
11 Eylül 2001 sabahı ABD’yi sarsan saldırılar, yalnızca yaklaşık 3 bin kişinin hayatını kaybettiği büyük bir terör saldırısı değildi. Aynı zamanda 21. yüzyılın uluslararası siyasetini değiştiren bir kırılma noktasıydı.
New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kuleleri yıkılırken Washington, saldırıların sorumlusu olarak El Kaide’yi gösterdi. Ardından Afganistan savaşı başladı. ABD’nin “teröre karşı küresel savaş” olarak tanımladığı süreçte dünyanın farklı bölgelerinde operasyonlar düzenlendi, örgütler terör listelerine alındı, liderler hedef haline getirildi.
Aradan 25 yıl geçti.
El Kaide’nin kurucusu Usame bin Ladin öldürüldü. Örgütün merkezi büyük ölçüde dağıldı. Ancak El Kaide yok olmadı. Tam tersine, merkezi bir yapı olmaktan uzaklaşarak farklı ülkelerdeki yerel örgütler üzerinden yaşamaya devam etti.
Bugün ortaya çıkan tablo, 11 Eylül’ün hemen sonrasındaki tabloya hiç benzemiyor.
Ancak başka bir soru daha var:
ABD’nin terörle mücadele politikası gerçekten ilkeli ve tutarlı mıydı, yoksa örgütler Washington’ın bölgesel çıkarları açısından farklı dönemlerde farklı anlamlar mı taşıdı?
11 Eylül’ün ardından başlayan savaş
11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin ilk hedefi Afganistan oldu. Washington, El Kaide liderliğine ev sahipliği yapan Taliban yönetimini devirdi ve ülkede uzun yıllar sürecek bir savaşa girdi.
El Kaide ise saldırıların ardından küresel ölçekte ağır darbe aldı.
İstihbarat operasyonları, hava saldırıları, özel kuvvet operasyonları ve uluslararası güvenlik işbirliği örgütün merkezî kapasitesini önemli ölçüde zayıflattı.
Mayıs 2011’de Usame bin Ladin’in Pakistan’ın Abbottabad kentinde öldürülmesi ise örgütün tarihindeki en büyük darbelerden biri oldu.
Fakat El Kaide’nin ortadan kalkacağı beklentisi gerçekleşmedi.
Örgüt, merkezî komuta yapısının zayıflamasının ardından yerel ortaklıklar ve bölgesel kollar üzerinden varlığını sürdürmeye yöneldi.
Bugün Sahel’de Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (JNIM), Somali’de Eş Şebab ve Yemen’de Arap Yarımadası El Kaidesi (AQAP), El Kaide’nin farklı biçimlerde yaşamaya devam eden yapılanmaları arasında öne çıkıyor.
Washington’ın “terörist” tanımı neden tartışmalı?
El Kaide’nin 25 yıl sonraki hikâyesi yalnızca örgütün dönüşümü üzerinden okunamaz.
ABD’nin farklı silahlı örgütlere yönelik politikalarının da bu hikâyede önemli bir yeri bulunuyor.
Bunun en çarpıcı güncel örneklerinden biri Suriye.
Suriye iç savaşı sırasında El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra Cephesi, daha sonra farklı isim ve yapılanmalar altında varlığını sürdürdü. Bu süreç sonunda Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ortaya çıktı.
HTŞ’nin geçmişi El Kaide ile bağlantılıydı.
Ancak Suriye’deki siyasi dengelerin değişmesiyle birlikte Washington’ın yaklaşımı da değişti. ABD, HTŞ’ye yönelik terör örgütü tanımlamasını kaldırırken örgütün liderliğiyle kurulan yeni siyasi ilişkiler, geçmişteki “terörist” tanımının ne kadar kalıcı olduğu sorusunu gündeme getirdi.
Benzer biçimde Abdullah Muhaysini’nin ABD’nin yaptırım listesinden çıkarılması da dikkat çekti.
Bu gelişmeler, uluslararası siyasette sıkça karşılaşılan bir gerçeği yeniden gösteriyor:
Bir örgütün “terörist”, “müttefik”, “yerel aktör” veya “meşru siyasi muhatap” olarak tanımlanması yalnızca ideolojiyle değil, siyasi koşullarla da değişebiliyor.
Bu noktada eleştirel soru kaçınılmaz:
Dün terörist ilan edilen bir yapı, bugün Washington’ın bölgesel hedefleriyle örtüşmeye başladığında nasıl siyasi muhataba dönüşebiliyor?
“Kullanıp atmak” tartışması
ABD’nin dış politikasına yönelik en sert eleştirilerden biri, Washington’ın bazı silahlı gruplarla dönemsel olarak örtülü veya açık biçimde aynı hedef doğrultusunda hareket ettiği, daha sonra bu grupları karşısına aldığı yönünde.
Bu iddia, her örgütün ABD tarafından doğrudan “kullanıldığı” anlamına gelmiyor. Ancak Afganistan, Suriye, Irak ve daha geniş Ortadoğu deneyimleri, Washington’ın yerel aktörlerle pragmatik ilişkiler kurduğu dönemlerin bulunduğunu gösteriyor.
Bu politikanın temel mantığı çoğu zaman kısa vadeli çıkarlar üzerinden işledi:
Bugünün düşmanı, yarının geçici ortağı; bugünün ortağı ise yarının hedefi olabiliyor.
Bu yaklaşımın en büyük bedelini ise çoğu zaman bölgelerde yaşayan toplumlar ödüyor.
Çünkü büyük güçler sahadaki yerel aktörleri kendi stratejik hedefleri doğrultusunda değerlendirirken, silahlı örgütlerin toplumsal ve siyasi maliyeti yıllarca devam ediyor.
El Kaide neden hâlâ ayakta?
El Kaide’nin 25 yıl sonra hâlâ varlık gösterebilmesinin nedeni yalnızca ideolojik bağlılık değil.
Uzmanların dikkat çektiği başka faktörler de bulunuyor.
Özellikle Sahel kuşağında devlet otoritesinin zayıflaması, yoksulluk, işsizlik, yerel çatışmalar ve güvenlik boşlukları silahlı örgütlerin hareket alanını genişletiyor.
Kaçakçılık, adam kaçırma, yağma ve diğer yasa dışı ekonomik faaliyetler de örgütlerin finansmanında rol oynuyor.
Dolayısıyla mesele sadece “radikalizm” değil.
Devletin olmadığı veya devlet otoritesinin toplumun geniş kesimlerine ulaşamadığı yerlerde ortaya çıkan güç boşluğu, silahlı örgütler için yaşam alanı yaratıyor.
El Kaide de bu boşluklardan faydalanıyor.
Küresel cihat zayıfladı, yerel savaşlar güçlendi
El Kaide’nin stratejisindeki en önemli değişimlerden biri de burada ortaya çıkıyor.
2001’deki El Kaide, ABD’yi ve Batı’yı doğrudan hedef alan küresel bir terör örgütüydü.
Bugünkü El Kaide ise daha parçalı ve yerel.
Afrika’daki örgütler yerel toplumsal çatışmalara müdahil oluyor. Klanlar, etnik gruplar ve yerel siyasi aktörler arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanıyor.
Bu nedenle örgüt artık yalnızca “küresel cihat” söylemiyle değil, yerel siyasi ve ekonomik gerçekliklerle de hareket ediyor.
Bu durum El Kaide’yi daha görünmez ama bazı bölgelerde daha kalıcı bir aktöre dönüştürüyor.
IŞİD daha gösterişliydi, El Kaide daha sabırlı
El Kaide’nin karşısındaki en önemli rakip ise IŞİD oldu.
IŞİD, Suriye ve Irak’ta geniş toprakları kontrol ettiği dönemde El Kaide’nin küresel cihatçı hareket içindeki ağırlığını ciddi biçimde sarstı.
IŞİD’in propaganda stratejisi çok daha gösterişliydi. Sosyal medya üzerinden yayılan görüntüler, hızlı toprak kazanımları ve “hilafet” ilanı örgüte büyük bir uluslararası görünürlük sağladı.
Ancak bu hızlı yükseliş hızlı bir çöküşü de beraberinde getirdi.
El Kaide ise daha yavaş ilerledi.
Merkezî bir devlet kurmaya çalışmak yerine yerel ittifaklara, uzun vadeli örgütlenmeye ve bölgesel nüfuza ağırlık verdi.
Bugün bu stratejinin bazı bölgelerde IŞİD’den daha dayanıklı olduğu görülüyor.
11 Eylül’den geriye ne kaldı?
25 yıl önce ABD, terörizmi ortadan kaldırmak için küresel bir savaş başlattı.
Ancak bugün dünya daha güvenli bir yer mi?
El Kaide’nin merkezî yapısı büyük ölçüde zayıfladı. Fakat Afrika’nın bazı bölgelerinde cihatçı örgütler güçleniyor. Somali’de Eş Şebab varlığını koruyor. Yemen’de AQAP tamamen ortadan kalkmış değil. Afganistan ise El Kaide açısından hâlâ önemli bir alan olmaya devam ediyor.
Yani örgüt yenilmedi; dönüştü.
11 Eylül’ün ardından uygulanan askerî stratejiler El Kaide’nin lider kadrosunu ve merkezî kapasitesini hedef aldı. Fakat örgütlerin ortaya çıkmasını sağlayan siyasi, ekonomik ve toplumsal koşullar ortadan kaldırılmadı.
Bu nedenle bugün karşımızda yeni bir tablo var:
Merkez zayıf, çevre güçlü.
ABD’nin mirası da tartışılıyor
11 Eylül’ün 25. yılında El Kaide’nin hikâyesine bakarken yalnızca örgütün ne yaptığı sorusunu sormak yeterli değil.
ABD’nin Afganistan ve Ortadoğu’daki müdahalelerinin sonuçları da masaya yatırılmalı.
Çünkü terörle mücadele adına başlatılan operasyonların ardından bazı bölgelerde devlet kurumları çöktü, bazı ülkelerde uzun süreli istikrarsızlık ortaya çıktı ve silahlı grupların faaliyet gösterebileceği yeni alanlar oluştu.
Bugün Sahel’deki tablo, bu açıdan geçmiş müdahalelerin dolaylı sonuçlarının da tartışılmasını gerektiriyor.
El Kaide’nin 25 yıl sonra hâlâ var olması, yalnızca örgütün dayanıklılığının değil, uluslararası sistemin de başarısızlıklarının bir göstergesi olarak okunabilir.
“Terörle savaş”ın paradoksu
11 Eylül’ün üzerinden çeyrek yüzyıl geçti.
Usame bin Ladin öldü.
El Kaide’nin eski liderlik kadrosunun önemli bölümü ortadan kaldırıldı.
IŞİD ağır darbeler aldı.
Ancak cihatçı hareket bütünüyle sona ermedi.
Tam tersine, bazı bölgelerde daha yerel, daha parçalı ve daha ekonomik temelli bir yapıya dönüştü.
Bu tablo, 25 yıl önce ilan edilen “küresel terörle savaş”ın sonuçlarının yeniden sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
Çünkü yalnızca örgüt liderlerini öldürmek, silahlı grupların ortaya çıktığı siyasi zemini ortadan kaldırmıyor.
Ve Washington’ın bazı dönemlerde “terörist” olarak gördüğü aktörlerle, siyasi koşullar değiştiğinde yeniden ilişki kurması, ABD’nin dış politikasındaki tutarlılık sorununu da gündemde tutuyor.
11 Eylül’den geriye yalnızca yıkılan İkiz Kuleler, Afganistan savaşı ve Usame bin Ladin’in öldürülmesi kalmadı.
Geriye, terörle mücadele adı altında yürütülen savaşların yarattığı sonuçlar, değişen ittifaklar ve büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda sürekli yeniden çizilen “dost-düşman” haritası da kaldı.
El Kaide bugün 2001’deki El Kaide değil.
Ancak 11 Eylül’ün ardından ortaya çıkan dünya da 2001’deki dünya değil.
Ve belki de 25 yıl sonra asıl sorulması gereken soru şu: El Kaide nasıl hayatta kaldı değil, onu besleyen siyasi ve toplumsal koşullar neden hâlâ ortadan kaldırılamadı?


